28 Eylül 2010 Salı

Bolu Dağı - Abant Gölü

Yazı : Aykut ÇELEBİOĞLU
Fotoğraflar : Derya-Bora GÜLERMAN, Özdem-Aykut ÇELEBİOĞLU

Yazın kalan son günlerini değerlendirmek için ne yapalım dediğimiz geçen Pazar günü kendimizi Bolu’da buluverdik. Aslında daha kalabalık bir arkadaş grubu ile Eskişehir’e gitmeyi planlıyorduk ama Yüksek Hızlı Tren’de yer bulamadığımız için bu geziyi daha sonraya bırakmaya karar verdik. Derya ve Bora ile birlikte dört kişilik ufak (çekirdek) ekibimiz günübirlik bir Bolu kaçamağı yaptık. Çok da iyi yapmışız, gözümüz Ankara’da hasret kaldığımız yeşile, suya kulaklarımız ise sessizliğe doydu.


Planımız, sabah ilk olarak Bolu Dağı’na çıkıp orada güzel manzara eşliğinde kahvaltı etmek ve daha sonra da Abant Gölü’ne geçip günün tadını çıkartmaktı.


Daha önceleri hep başkalarının arabası ile gitmek kısmet olmuştu Bolu’ya, Gölcük ve Abant’a. Kendi arabamızla İstanbul otoyolundan nereden çıkacağımızı ve hangi yolları takip edeceğimizi bilmiyorduk. Bundan da öte tüm otoyollarda nakit ödeme gişelerinin kalktığını ve KGS veya OGS almamız gerektiğini öğrendik. Bütün bunları Cumartesi günü öğrendiğimiz için OGS ve kredi kartına bağlı KGS bizim için bir seçenek olmaktan çıkmıştı tabi. Biraz internet araştırması ile Akıncı gişelerinde (Ankara merkezde oturanlar için İstanbul otoyoluna çıkan gişeler) nakit (veya ön ödemeli) KGS satıldığını öğrendim ama minimum yükleme miktarı kimi yerde 30 TL kimi yerde 50 TL olarak söyleniyordu. Bu otoyolu seyrek kullananlar için pek mantıklı bir seçenek olarak gözükmüyordu. Derken bir arkadaşımdan (kendisi Ankara-İstanbul otoyolunun uzmanıdır) Shell istasyonlarında nakit KGS kartı satıldığını ve istediğim miktarda yükleme yapabileceğimi öğrendim. Şansımıza Bilkent’teki Shell istasyonunda bu kartlardan satılıyordu. Bir Cumartesi akşamı operasyonu ile nakit KGS kartımızı 2 TL karşılığında aldık ve içine 10 TL yüklettik. Bu çözüm sizin de aklınızda bulunsun ama unutmayın her Shell istasyonunda satılmıyor bu kartlar.


Ufak bir not daha; fotoğraftan da gördüğünüz gibi, kart, Shell ve Halk Bankası’nın ortak ürünü. Yani karta Halk Bankası şubelerinden de yükleme yapabiliyorsunuz.


Evden çıktıktan yaklaşık 200 Km sonra Ankara-İstanbul otoyolunun Abant çıkışından ayrıldık. Abant çıkışı otoyolun Bolu-Batı çıkışından hemen sonra geliyor ve Bolu Dağı’na gitmek için de bu çıkışı kullanmanız gerekiyor. Otoyoldan çıktıktan sonra önünüze bir kavşak gelecek; bu kavşaktan sağa Düzce-İstanbul yoluna devam ederseniz Bolu Dağı’na doğru eski İstanbul yolundan tırmanmaya başlıyorsunuz. Soldan düz devam edince ise 22 Km sonra Abant Gölü’ne ulaşılıyor. Biz kahvaltı etmek için sağdan Bolu Dağı’na tırmanmaya başladık. Dağdaki tüm lokantaların manzarası enfes ama biz daha önce de gittiğimiz Hacıbey lokantasına gidiyoruz. Kahvaltımız gelene kadar sanki hiç görmemişcesine baktığımız Bolu Dağı’nı ve onun her bir ağacı ve yeşilini beynimize kazıyoruz. Gözlerimiz bayram ediyor adeta. Sağda, ileride, tüm heybeti ile, tünel çıkışındaki viyadük de buradan çok net görünüyor.



Siz siz olun Ankara’dan kahvaltı yapmadan çıkın ve yöresel lezzetler ile süper manzara eşliğinde kahvaltınızı Bolu Dağı’nda yapın. Günün hangi vakti giderseniz gidin Bolu Dağı’ndaki lokantalar size köy kahvaltı servisi yapabiliyor.



Yukarıdaki kareye daha sonra sucuk ve yumurta da teşrif ediyor ve açlıktan zil çalan midelerimizi bu güzel köy kahvaltısı ile şımartıyoruz. İtiraf etmeliyim ki kaymak ve bal beklediğim kadar iyi değildi ama tereyağı hepimiz favorisi oldu. Sadece sucuğa ve yumurtaya değil, tek başına yediğiniz zaman kuru ekmeğe bile inanılmaz bir lezzet katan bu tereyağını resmen silip süpürdük.


Midelerimiz ve gözlerimiz doyduktan sonra dağdan geri dönüp otoyol çıkışındaki kavşağa ve oradan da Abant’a doğru yol alıyoruz. Yol boyunca sağlı sollu et lokantaları, ufak pansiyonlar, irili ufaklı villalar ve köy evleri bize eşlik ediyor.

Sonunda Abant Gölü’ne ulaşıyoruz. Milli park girişi arabalar için 7 TL. Gölün çevresindeki yolda yol çalışmaları yapılıyor ve sağdan giden yol bir süre sonra trafiğe kapalı. Biz de geri dönüp soldan giden yolu takip ediyoruz. Arabayı gözümüze kestirdiğimiz bir alana çekip sergilerimizi yeşilliğe yayıyoruz. Gölün çevresi piknik/mangal yapan veya sadece gezinti amaçlı gelen insanlarla dolu. Yıllar önce geldiğimde buralarda çok daha az insan vardı. Gölcük’e göre daha büyük ama kıyı şeridi biraz daha az ağaçlıklı olduğundan veya daha kalabalık olduğundan mıdır nedir Abant’a çok kanım kaynamamıştı şimdi de aynı duyguları hissetttim. Yine de gölün üstündeki nilüferler ve gölü çevreleyen tepelerdeki ağaçlar bizlere şiir gibi bir manzara sunuyordu. Gölün kıyısındaki otellerde ve tesislerde 2-3 gün konaklayıp doğayla baş başa kalsanız herhalde büyükşehir yaşamının bütün stresini üzerinizden atıp tamamıyla şarj olabilirsiniz diye düşündüm.


Gölün kıyısında dinlenip biraz da yürüyüş yaptıktan sonra göle giden yol üzerinde gözümüze kestirdiğimiz et lokantalarından birinde yemek yemek üzere dönüş yoluna koyulduk. Hem isminden hem de dıştan daha derli toplu göründüğü için Sabahattin’in Yeri’nde karar kıldık. Lokantanın yanından mevsim itibariyle belli belirsiz akan suyun kenarındaki bir masaya oturduk. Güneşlik alanlar sıcak olsa da mekanı kaplayan yüksek ağaçlar masalara güneşin gelmesini engelliyordu ve biz yazlık kıyafetlerimizle üşümeye başladık. Buralara uğramayı planlıyorsanız arabanızda mutlaka ince bir hırka veya mont bulundurun.


Açlıkla birlikte üşümemiz bir kat daha arttı lakin masamıza ne bir ikram ne de sipariş ettiğimiz salata gelmişti. Biz de masamıza bırakılan patatesli ekmeği fareler gibi kemirmeye başladık. Mekan çok dolu olmamasına rağmen garsonlar yetersiz ve ilgisizdi. Biz hatırlatmasak siparişlerimizin hiç bir zaman gelmeyeceği hissine kapılmıştık ki asıl şoku siparişlerimiz gelince yaşadık. Önce tek porsiyon olarak istediğimiz tavuk ve köfte geldi ve hepimiz gelen yemeklerin azlığına bakakaldık. Daha sonra ortaya söylediğimiz yarım kilo et ise şaşkınlığımızı bir kat daha arttırdı. Masadan patatesli ekmeğimiz sayesinde karnımız tok ama gözümüz doymadan kalktık ve arkamıza bakmadan koşar adımlarla oradan uzaklaştık.


Kimsenin ekmeği ile oynamak istemeyiz ama burası kesinlikle bir lezzet durağı değil ve kesinlikle tavsiye etmiyoruz. Yol boyunca bulunan diğer et lokantalarını denemekte fayda var.


Bu mekanların bu şekilde hizmet vermesinde bizim gibi her şeye saldıran ve değerinden fazla para vermekte bir sorun görmeyen Ankara ve İstanbul insanının da büyük payı var diye düşünüyorum.

Dönüş yolu havanın kararması, yorgunluk ve biraz da ertesi günün işbaşı olmasının verdiği hüzünle daha bir sessiz geçti sanki. Hava karardıkça karardı, yol uzadıkça uzadı, trafik arttıkça arttı. En sonunda Akıncı gişeleri göründü ve gişelerden sonra Şehir Merkezi oklarını takip ederek geldiğimiz yoldan eve geri döndük.

Bolu gezisi bizim için birçok açıdan ilkleri yaşadığımız bir günübirlik gezi oldu. Fiziksel olarak biraz yorulmuştuk ama Bolu’nun bizlere sunduğu güzellikler ile kafamızı boşaltmış, ruhumuzu dinlendirmiş ve şarj olmuş bir şekilde bu günü sonlandırdık.

Kimbilir bir daha ne zaman kısmet olur ve buralara uğrarız.

1 yorum:

derya dedi ki...

Aykut, sezarın hakkını sezara vererek pek güzel bir gezi yazısı yazmış. Ayrıntı denebilecek ama oldukça önemli bilgilerin de bu yazıyı okuyan herkesin çok işine yarayacağına eminim. Ama ben de birşeyler eklemek istiyorum..
o kahvaltının tadına doyum olmadı,oradan ayrılırken Hacı beyin bizi uğurlaması da oldukça hoşumuza gitti..
Abant ile ilgili de ekleyebileceğim önemli bir nokta var,o da mangalcıların bıraktığı çöpler.mangal için nasıl ki hazırlık yapıp etimizi, mangalımızı, hatta piknik tüpü, çay-çaydanlık ikilisini unutmuyorsak çöp torbası götürmeyi ve çöpümüzü (mangal kömürü de dahil) çöp torbasına dökmeyi de unutmamalıyız..
Her seferinde, hepimize iyi gezmeler:))